Tuay Karaca Tanıtım Filmciği

Çeşitli telaşlarım arasında bir türlü düzenli güncellemeyi başaramadığım bu sayfalara arada da olsa hareket katmayı ihmal etmemem gerektiğini hatırlayarak (cümleyi daha ne kadar uzatabilirim), sizi geçen haftalarda Tuay Karaca için çektiğim kısacık tanıtım filmiyle baş başa bırakıyorum. Buradan izleyebilirsiniz.

Reklamlar

Mutlu Seneler!

Yeni yıldan dileğim, alışkanlıklarımızı bir tarafa bırakıp, yeni deneyimlere yer açacak cesaret… Öncesinde de aşk, sağlık, mutluluk… ❤

İyi seneler!

DSCF3491.jpg

Kasım 2017 / Chiang Mai / Thailand

 

 

Birkaç arpa boyu yolun ardından…

Seyahat edenlerin klişelerine hiç girmeyeceğim, “yol insanı şöyle yapar, böyle yapar”… Evet  doğru, yapar. Sonra? Şehre dönersin, bir süre o üzerine yerleşen sakinlikle yaşamaya, yanında getirdiğin Ganesha ve Buddha heykelciklerini evin görünen yerlerine yerleştirerek, yoldaki selim kafayı sürdürmeye çalışırsın. Tütsü yakarsın filan… Sonra evden çıkıp bakkalın “yol”unu tutarsın. Her gün geçiyorsun diye ona yol demeyecek misin? Yol işte.

Mesela, belli bir bütçeyle yola çıkıp birkaç ay seyahat eden Avustralyalı bir gezgin için, İstanbul’a gelince bindiği lokal ve nispeten ucuz ulaşım aracı metrobüsle Avcılar – Mecidiyeköy arasında yaptığı “yolculuk”, O’nun serüveninin bir parçasıdır. Hatta belki indiği durakta, günlerdir ayağındaki sandaletin acıttığı parmağı için yara bandı sorma niyetiyle senin evin yakınındaki bakkala girer. O her gün geçtiğin bakkal da O’nun yoluna çıkan hikayelerden biridir artık.

İkinci tekil şahsa seslendiğime bakma, kendime diyorum bütün bunları.

İstanbul’dan her uzaklaştığımda, O’nu tarif edemeyeceğim kadar çok sevdiğimi ve O’na biraz da haksızlık yaptığımı, yaptığımızı hissediyorum. Bu hissin geçmesi için bir şeyler yapmalıyım. Son yıllarda çok duyduğum ve söylediğim “bu şehirden kaçıp Ege’de küçük bir kasabaya yerleşme” fikrini artık çok telaffuz etmeyerek işe başlayabilirim mesela… İstanbul değil zaten bunun sorumlusu. Bizzat benim. 18 sene önce Ege’deki bir sahil kasabasından -İzmir- bu güzelim şehre üniversite için geldiğim gün heyecandan ölecektim. Okul bitene kadar da öyle sürdü. Sonra? Bildiğimiz şeyler. İş, güç. 2 saati trafikte geçen günler… İnsanı kimliksizleştiren, aynılaştıran 5 günlük beyaz yakalılığın kirinden pasından 2 günlük hafta sonunda arınmak için cuma akşamı ile pazartesi sabahı arasına şuursuzca sıkıştırılmış sekiz farklı aktivite, sözde hobiler. Kışın soğuğu bitmez, yazın sıcağı çekilmez zaten bu şehrin. Havası çok nemli, ondandır. Sarınsan bürünsen de içine işliyor bir kere…

Umarım 60 yaşımda da Asya’nın ya da Latin Amerika’nın rengarenk şehirlerini gezecek gücü yine bulurum ve her birinin ardından İstanbul’a, olasılıkla 25 milyona dayanacak popülasyonunun arasına, evime dönerim. Bu şehrin kalabalığının, gürültüsünün, amansız itiş kakışının, kirliliğinin sorumlusuyum. Seyahat ettiğim yerlere karşı gösterdiğim özeni ve hissettiğim heyecanı bu şehirde yaşarken kaybediyorsam, bu benim eksikliğim.

Kafa değişmediği sürece, Angkor Wat’ın girişinde bilet kontrolcüsü de olsam, bir sabah 7’de motorsiklete binip işe giderken izlediğim antik yolda, şu benim bakkala çıkan kaldırımdan daha fazla keyif almayacağım. Bu kış günü uzaktan hoş gelen sıcak, tropikal iklimse, yılın on iki ayı yaşayınca kabak tadı verecek, eminim.

Durum böyleyken ben, “kendi kapımın önünü” her diğer yerden farklı severek, önemseyerek, ona hak ettiği özeni göstererek işe giriştim. Kendi küçük, sıradan hikayelerimin, her gün adımladığım yolların ritmine kulak verdiğimde, uzaklara dair farklı seslerin, farklı renklerin ayrımına daha iyi varmaya başladım.

Yolda olmak evde olmanın nasıl güzel olduğunu hatırlattı en çok da. “Ev” yani alıştığım sokak, semt, kokular, sesler… İstanbul.

23 Aralık Cumartesi, Galata Fotoğrafhanesi Hatıra Kitabı ve Sergisi

Selam!

Bundan sonra bu sayfalar daha sık bir akış içinde olacak. Yani şu anki hislerim böyle…

O hızla, 2017’nin son etkinliğinin haberini vermek istiyorum. 23 Aralık Cumartesi akşamı, 50 kadar fotoğrafçının bir arada yer aldığı Galata Fotoğrafhanesi Hatıra Kitabı’nın sergisi, saat 18:30’da Galata Fotoğrafhanesi’nde açılacak. Aralarında benim de yer aldığım bu izlemesi keyifli serginin açılışında bulunmak ve fotoğrafçı dostlarla laflamak için, 2017’deki son şans… Bence gelin.

Bu arada, kitaba gönderdiğim fotoğraflardan hangisinin sergide yer alacağını ben de bilmiyorum. Benim için serginin ekstra bir heyecanı olmasını istedim ve Yücel Tunca’ya “sergi için seçtiğin fotoğrafımı bana söyleme” dedim. 🙂

Cumartesi akşamı hep birlikte görelim…

 

Incredible India: Haridwar ve Tren İstasyonu

Dharamshala’dan sonraki konaklama yerimiz olarak Rishikesh’i belirledik. Dharamshala gibi burası da yoga merkezleriyle bilinen ve hippi ruhunun hâlâ yaşatıldığı bir şehir.

Otobüs ile Haridwar’a kadar süren yolculuk neredeyse 12 saati buldu. Hindistan ve Nepal’de yaptığım şehirler arası otobüs ve tren yolculuklarının hiç birini, söylendiği sürede katedemedim. En az 2, en fazla ise 6 saat kadar rötarlı ulaştım gideceğim yerlere. Bu güzergâh içinse önerilen süre 9 saatti.

Haridwar otogarına geldiğimizde her daim kalabalık Hindistan’a alıştığımız hâlde, orası için bile ekstra bir kalabalık fark ettik. Meğer otobüs işletmeleri o gün grevdeymiş. Bizim de niyetimiz Rishikesh’e otobüsle gitmekti. Otogarın içinde sağa gittik, sola gittik, görevli olma olasılığı olan herkese sorduk ne yapabileceğimizi. Grev nedeniyle sorulara yanıt vermeyi bile yavaşlatmış görevlilerden biri miydi yoksa halktan biri miydi hatırlamıyorum ama sonunda az ilerideki tren istasyonunu gösteren birine denk gelmiştik.21.jpg

Rishikesh, Haridwar’dan trenle 1 saat mesafedeydi ve en ucuz kompartman, bu mesafe için kişi başı 20 Rupi idi. 1 TL bile değil… Aldık tabii biletleri. Trenin gelmesine 4 saat olduğu için şehri gezip yiyecek bir şey bulacak kadar şanslı mıyız diye bakalım istedik.

Haridwar tam bir istasyon şehri. Kuzey eyaletleri arası geçiş için buradan tren ya da otobüslerle aktarma sağlanıyor. Tren istasyonu ve otogar birbirine çok yakın. Etraflarında da tuktukların, rikşaların, seyyar satıcıların, yol üstü otellerin, restoranların bini bi’para.

Kahvaltıda baharatlı pilav ve domates çorbası olduğunu iddia ettikleri bir şeyi yediğimiz (ya da yemeyi denediğimiz) bir restoranda yarım saat kadar kaşık oynattıktan sonra, sokaklarda dolaşa dolaşa tren istasyonuna geldik. Hâlâ trenin gelmesine 3 saate yakın zaman vardı.

Hindistan’da tren istasyonları, yoksulların evleridir. Evsizler, olan birkaç parça eşyalarını koydukları çantalarıyla istasyona gelir, kendilerine bir köşe bulur, ya da bulmaz, boş bulduğu bir meydanın ortasına yerleşir. Gelen geçenden istedikleri para ve yiyeceklerle temel ihtiyaçlarını karşılar. Birkaç gün sonra da eline az bir para geçince de biner en ucuz kompartmana, bir diğer istasyona gidip düzenini orada kurar.

Biraz o köşede, biraz bu köşede oturup tren gelene kadar dil sorununu aşamasak da bir biçimde iletişim kurmaya çalışarak hayatlarına dahil olmak istedim. Denedim en azından. O esnada da bu kareler çıktı. Onları görünür kılacağım için midir, yoksa benden üç beş rupi bir şey gelir umuduyla mı bilemiyorum ama fotoğraf makinesine gayet sıcak ve yakın durduklarını hissettim.

Rishikesh’te kaldığımız 3 günden sonra da Delhi’ye geçebilmek için yine bu tren istasyonunu kullandık. Bu kez neyle karşılaşacağımı bildiğim için daha rahattım. Onlar ise yine ve hep gülüyorlardı…

Trenin içinden çektiğim fotoğraflardakiler de, Rishikesh’e kadar birlikte seyahat ettiklerim… Çok az kadın vardı kompartmanda. Sanırım fiyat olarak en ekonomik sınıflar daha çok erkekler tarafından tercih ediliyor.

Seyahatin benim için ilginç deneyimlerinden biri bu tren istasyonu oldu. Son kareler, istasyonda beklerken tanıştığım ya da en azından göz göze geldiğim kişilerin, içeri girip koltuklarını bulduktan sonra, camdan bana seslenerek çektirdikleri fotoğraflar…

Ne dersiniz bilmem ama beni kendi istekleriyle çağırdıkları, yüz ifadelerine yansımış sanki…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Incredible India: Dharamshala ve Dharamkot

Dharamshala, 2000 metrelerde kurulu, Hindistan’ın kuzeyinde, Tibet sınırına yakın bir dağ şehri. Burayı özel kılan ise, Dalai Lama’nın evi olması.

Dharamshala otobüs garajına kadar saatler süren yolculuğumuzdan sonra, çıkmamız gereken uzunca bir yol daha olduğunu, kalacağımız Yoga Evi’nin sahibini aradıktan sonra öğrendik. Sonradan yakın arkadaş olduğumuz Ram, bizi otogardan alacağını yazmıştı, lakin gelen giden yoktu. Tekrar aradığımızda bizi McLeod Ganj’ın otogarında beklediğini, bizimse henüz şehir merkezinde olduğumuzu, taksi tutarak McLeod Ganj’a çıkmaktan başka şansımız olmadığını söyledi.

Dediğini yaptık. Bulunduğumuz yerden McLeod Ganj 4 kilometre filan mesafedeydi. Tabii yatayda. Dikeyde ise McLeod Ganj, şehir merkezinden 800 metre daha yukarıda kurulu, rengarenk bir dağ kasabasıydı. dsc_0003_genis

Tibet’liler renkleri gerçekten çok güzel kullanıyor. Kıyafetleri, kumaşları, evleri… Öyle bir renk ahengi içerisine giriyorsunuz ki, zaten yükselen rakımla dönmeye başlayan kafanız bambaşka çalışmaya, görmeye, düşünmeye başlıyor.

Sonunda Ram’ın Yoga Evi’ni bulduk. Şansımıza öyle de güzel bir yerdeydi ki, odanın balkonuna çıktığımızda tam karşıda, bizimle aynı kottaki Dalai Lama’nın yeşillikler arasındaki evini görüyorduk.

dsc_4011

Bu kareyi de odadan çektim. Şu yeşil tepedeki yeşil çatılı yer, Dalai Lama’nın evi. Zamanının çoğunu çeşitli ziyaretlerle geçiren Lama, evi McLeod Ganj’a çok sık gelmiyormuş. Ve ve veeeee bizden bir gün önce O da evine gelmiş! Dahası, önümüzdeki 4 gün boyunca her sabah 8:30 – 11:30 arası evinin altındaki tapınakta söyleşiler yapacakmış. Dünyanın dört bir yanından takipçileri, keşişler, genç – yaşlı, kadın – erkek, herkes bu tarihleri önceden ayarlayıp McLeod Ganj’a gelmiş. Şans! (Ganeja yine yanımızda 🙂 )

Böyle olunca, sabah aktivitesi olarak düşündüğümüz yoga sınıflarının yerini Dalai Lama söyleşileri aldı ve yoga için öğleden sonraki programları tercih ettik.

Ufak bir sorun, Dalai Lama’nın söyleşilerinde, tapınaktan içeri herhangi bir telefon, ses ya da görüntü kayıt cihazı getirmek yasaktı. Dolayısıyla, sabahları yanımıza kamera ve telefon almadan yollara düştüğümüz için Dharamshala’daki renkli görüntüleri sadece belleklerimize kaydetmekle yetindik. Yalnız ilk günün merakıyla sokaklardan aldığımız bir iki görüntüyü iliştireyim şuraya, fikir versin hiç olmazsa…

 

dsc_4005Bu gördüğünüz dua çarkları, seyahatimizin geri kalanında pek çok yerde karşımıza çıktı. Metalden, ahşaptan, bakırdan… İrili ufaklı… Saat yönünde yürürken elinizle döndürüyorsunuz ve bu sayede çarkların üzerinde yazan dualar rüzgârla birlikte evrene karışıyor ve çeviren kişinin duası da kabul oluyor. En azından Hindular ve Budistler öyle olacağına inanıyor. 🙂 Denemesi bedava!

Kaldığımız Yoga Evinde, Avrupa ve Amerika’dan güzel insanlarla tanıştık. İsmini unuttuğum Amerika’lı bir adam, fırsat bulursak bir ara Dharamkot’a da çıkmamızı önerdi. Tuktuk ile 20 dakikada çıkılan, 2 kilometre mesafedeki bir diğer Himalaya köyü Dharamkot, hippilerin tercih ettiği ve rahat rahat “takıldığı” bir yer olmasıyla biliniyor. Trip Advisor’u açtığınızda da görüyorsunuz ki, tam da o bahsettiğim kafadaki insanları bulabileceğiniz zaten bir iki yer var.

Dharamshala’da kaldığımız dört – beş günün ikisinde, gün batımından önce Dharamkot’a çıktık. Bahsedilen yerlerden biri de hemen önümüze çıktı. Morgan’s Place, vadiye hakim bir düzlükte kurulu, Hanzel ve Gratel’deki pasta ve çöreklerden yapılmış eve benziyordu (bilemem tabii siz nasıl hayal ettiniz o masaldaki evi ama benimki tam da bu fotoğraftaki Morgan’ın yeri gibiydi).

Şaşılacak derecede lezzetli taş fırın pizzaları, manzarası, müzikleri, hoş sohbeti ile Morgan bizi bizden aldı.

Dharamshala’daki günlerimiz güzel sohbetler, yoga dersleri, Dalai Lama söyleşileri eşliğinde, rengârenk geçip gitti ve bir akşam üstü Haridwar otobüsüyle bu muhteşem kasabadan ayrıldık.

 

 

 

 

 

 

 

 

Incredible India: Punjab’tan Himachal Pradesh’e…

Bir sonraki durağımız olan Dharamshala, Hindistan’ın Tibet sınırına yakın bir Budist şehri. Öncelikle şunu söylemeliyim, Hindistan’da gezdiğimiz şehirlerin her biri ayrı bir eyallette olduğu için ,uzun uzun yollar katederek ve aktarmalarla bir şehirden diğerine ulaşabiliyorduk. Şimdiye kadar saydıklarımdan ilki, yani Amritsar, Punjab eyaletinde; Dharamshala ise Himachal Pradesh’te.

Jolly’nin evinde 6:00’a kurduğumuz saatle uyanıp, mutfakta gözümüze ilişen tanıdık yiyeceklerle (yumurta, domates, ekmek) hızlı bir kahvaltı hazırlayıp, en azından birkaç saat temiz ve kapalı yiyecek bulamama riskini bertaraf ettikten sonra bir tuktukta kendimizi otogara attık.

Bu arada Punjab, diğer eyaletlere göre daha az turistin ziyaret ettiği bir bölge. O nedenle olmalı ki, iki sırt çantalı otogarda belirdiğimiz anda etrafımız kuşatıldı. Neyse, bu sayede Himachal Pradesh’e ulaşmak için Pathankot aktarmasını kullanmamız gerektiğini öğrendik ve tam da önünde durduğumuz Pathankot otobüsüne karga tulumba bindirildik.

Hindistan ve Nepal’deki otobüs yolculuklarında iki alternatifiniz oluyor: halk otobüsleri ya da turist otobüsleri. Aralarındaki tek farksa, turist otobüslerinin koltuklarının yatıyor olması ve camların üstünde asılı duran havalandırma niyetine takılı pırpırlar. Hadi koltuk mesafelerinin de 6 – 7 santimetre daha geniş olduğunu da söyleyeyim, hakları kalmasın.

Normal şartlarda 120 kilometrelik yolu kaç saatte alır bir otobüs? Biz 4 saatte aldık. Dharamshala için önümüzde 100 kilometre daha vardı.

Otobüs garındaki bir marketten bisküvi ve su alarak (hâlâ açık yiyeceğe geçmedik, daha ikinci gün ne de olsa) öğlen saatlerindeki bir Dharamshala otobüsüne atladık. Saatler saatler süren yollar neyse ki yemyeşil ve görüntü itibariyle çok enteresandı.

69Ara ara verdiğimiz kısa molalardan farklı olarak, görevli bir yerde 45 dakika mola vereceğimizi söyledi. Öğlen yemeği içinmiş. Umutsuzca otobüsten inip, önünde durduğumuz yerel restoranın sıra sıra dizili tencerelerinin arkasında bana bakan çalışanla göz göze geldim. Gülümsedi. Gülümsedim. Bir de artistik fotoğrafını çektim, size göstereyim. Bütün ilişkimiz bundan ibaret oldu. O arkamdan bakarken ben hemen yan tezgâhtaki muzları gördüğüme, karşımdaki ağaçtan sarkan maymun kadar sevinmiştim. Ne de olsa muz kapalı yiyecek sayılırdı.

Yemek molası bitip otobüse binerken aklımdaki, Dharamshala’ya varır varmaz yiyeceğim yemeğin hayaliydi. Nasıl, yüzümden anlaşılıyor, değil mi? 🙂

79

Yaklaşık 1 saatlik bir yol daha gittikten sonra Dharamshala’ya vardık. Evet, son 90 kilometreyi molayla birlikte 4 saatte katetmiştik.