Birkaç arpa boyu yolun ardından…

Seyahat edenlerin klişelerine hiç girmeyeceğim, “yol insanı şöyle yapar, böyle yapar”… Evet  doğru, yapar. Sonra? Şehre dönersin, bir süre o üzerine yerleşen sakinlikle yaşamaya, yanında getirdiğin Ganesha ve Buddha heykelciklerini evin görünen yerlerine yerleştirerek, yoldaki selim kafayı sürdürmeye çalışırsın. Tütsü yakarsın filan… Sonra evden çıkıp bakkalın “yol”unu tutarsın. Her gün geçiyorsun diye ona yol demeyecek misin? Yol işte.

Mesela, belli bir bütçeyle yola çıkıp birkaç ay seyahat eden Avustralyalı bir gezgin için, İstanbul’a gelince bindiği lokal ve nispeten ucuz ulaşım aracı metrobüsle Avcılar – Mecidiyeköy arasında yaptığı “yolculuk”, O’nun serüveninin bir parçasıdır. Hatta belki indiği durakta, günlerdir ayağındaki sandaletin acıttığı parmağı için yara bandı sorma niyetiyle senin evin yakınındaki bakkala girer. O her gün geçtiğin bakkal da O’nun yoluna çıkan hikayelerden biridir artık.

İkinci tekil şahsa seslendiğime bakma, kendime diyorum bütün bunları.

İstanbul’dan her uzaklaştığımda, O’nu tarif edemeyeceğim kadar çok sevdiğimi ve O’na biraz da haksızlık yaptığımı, yaptığımızı hissediyorum. Bu hissin geçmesi için bir şeyler yapmalıyım. Son yıllarda çok duyduğum ve söylediğim “bu şehirden kaçıp Ege’de küçük bir kasabaya yerleşme” fikrini artık çok telaffuz etmeyerek işe başlayabilirim mesela… İstanbul değil zaten bunun sorumlusu. Bizzat benim. 18 sene önce Ege’deki bir sahil kasabasından -İzmir- bu güzelim şehre üniversite için geldiğim gün heyecandan ölecektim. Okul bitene kadar da öyle sürdü. Sonra? Bildiğimiz şeyler. İş, güç. 2 saati trafikte geçen günler… İnsanı kimliksizleştiren, aynılaştıran 5 günlük beyaz yakalılığın kirinden pasından 2 günlük hafta sonunda arınmak için cuma akşamı ile pazartesi sabahı arasına şuursuzca sıkıştırılmış sekiz farklı aktivite, sözde hobiler. Kışın soğuğu bitmez, yazın sıcağı çekilmez zaten bu şehrin. Havası çok nemli, ondandır. Sarınsan bürünsen de içine işliyor bir kere…

Umarım 60 yaşımda da Asya’nın ya da Latin Amerika’nın rengarenk şehirlerini gezecek gücü yine bulurum ve her birinin ardından İstanbul’a, olasılıkla 25 milyona dayanacak popülasyonunun arasına, evime dönerim. Bu şehrin kalabalığının, gürültüsünün, amansız itiş kakışının, kirliliğinin sorumlusuyum. Seyahat ettiğim yerlere karşı gösterdiğim özeni ve hissettiğim heyecanı bu şehirde yaşarken kaybediyorsam, bu benim eksikliğim.

Kafa değişmediği sürece, Angkor Wat’ın girişinde bilet kontrolcüsü de olsam, bir sabah 7’de motorsiklete binip işe giderken izlediğim antik yolda, şu benim bakkala çıkan kaldırımdan daha fazla keyif almayacağım. Bu kış günü uzaktan hoş gelen sıcak, tropikal iklimse, yılın on iki ayı yaşayınca kabak tadı verecek, eminim.

Durum böyleyken ben, “kendi kapımın önünü” her diğer yerden farklı severek, önemseyerek, ona hak ettiği özeni göstererek işe giriştim. Kendi küçük, sıradan hikayelerimin, her gün adımladığım yolların ritmine kulak verdiğimde, uzaklara dair farklı seslerin, farklı renklerin ayrımına daha iyi varmaya başladım.

Yolda olmak evde olmanın nasıl güzel olduğunu hatırlattı en çok da. “Ev” yani alıştığım sokak, semt, kokular, sesler… İstanbul.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s